Karadeniz’e ilk adım attığınız anda bir şey değişiyor. Hava daha serin, yeşil daha canlı, insanlar daha içten. Yol kıvrıla kıvrıla dağların arasından geçerken camı açıp o temiz havayı içinize çekmek istiyorsunuz.
Benim Karadeniz maceram da tam böyle başladı.
İçindekiler
Trabzon: Yolculuğun Başlangıcı






Trabzon, Karadeniz turunun kalbi gibi. İlk durak genelde burası oluyor. Sabah erken saatlerde Uzungöl’e gittiğinizde gölün üzerindeki hafif sis manzaraya masalsı bir hava katıyor. Etraftaki ahşap evler ve dağların göle yansıması gerçekten büyüleyici.
Sonra rotayı Sümela Manastırı’na çeviriyorsunuz. Kayalıkların arasına gizlenmiş bu yapı, hem manzarası hem tarihi dokusuyla insanı etkiliyor. Yukarı doğru yürürken biraz yoruluyorsunuz ama vardığınızda değdiğini anlıyorsunuz.
Akşam? Tabii ki Trabzon pidesi ve bol peynirli mıhlama. Karadeniz’de kalori hesabı yapılmaz, baştan söyleyeyim 🙂
Rize: Çayın ve Yaylaların Şehri






Rize’ye geçtiğinizde manzara biraz daha vahşileşiyor, biraz daha özgürleşiyor. Yol boyunca uzanan çay bahçeleri insana huzur veriyor. Bir yerde durup taze demlenmiş çay içmeden devam etmek olmaz.
Ayder Yaylası’nda serin hava yüzünüze çarpıyor. Sis bazen bir anda çöküyor, bazen bir anda dağılıyor. Karadeniz’in sürprizi bol.
Eğer biraz daha sakin bir yer arıyorsanız Pokut Yaylası tam bir kartpostal. Bulutların üzerinde yürüyormuş hissi gerçekten abartı değil.
Adrenalin isteyenler için de Fırtına Deresi var. Rafting yaparken bağırmadan durmak zor 🙂
Artvin: Sessiz ve Derin






Karadeniz turunun en huzurlu kısmı bence Artvin. Daha az kalabalık, daha sakin.
Borçka Karagöl’de gölün yansımasına uzun uzun bakabilirsiniz. Özellikle sonbaharda renkler büyüleyici oluyor.
Biraz yürümeyi göze alırsanız Mençuna Şelalesi’ne giden patika da ayrı bir deneyim. Şelalenin sesi uzaktan duyulmaya başladığında heyecan artıyor.
Unutmadan memleketim olan Giresun’dan da bahsetmeden olmaz 🙂
Giresun: Denizin ve Sakinliğin Buluştuğu Yer






Karadeniz’de bazı şehirler vardır, gösteriş yapmaz ama kalbinize dokunur. Giresun tam olarak öyle bir yer.
Şehre yaklaşırken yol kenarındaki fındık bahçeleri size nereye geldiğinizi hatırlatıyor. Zaten Giresun denince akla ilk gelen şey: fındık. Ama şehir bundan çok daha fazlası.
İlk olarak rotayı Giresun Kalesi’ne çevirmek gerekiyor. Kaleye çıktığınızda Karadeniz ayaklarınızın altında gibi. Rüzgâr biraz sert esiyor ama manzara buna fazlasıyla değiyor. Özellikle gün batımında gökyüzünün rengi yavaş yavaş değişirken orada olmak ayrı bir huzur.
Bir de Karadeniz’in tek yaşanabilir adası olan Giresun Adası var. Küçük ama gizemli bir havası var. Tekneyle kısa bir yolculuk sonrası ulaşıyorsunuz ve şehirden tamamen kopmuş gibi hissediyorsunuz.
Yayla severler için ise Kümbet Yaylası oldukça keyifli bir durak. Yazın bile serin, havası tertemiz. Sabah erken saatlerde sis dağların arasından yavaşça çekilirken kahve içmek… İşte Karadeniz tam olarak böyle bir şey.
Giresun’da zaman biraz daha yavaş akıyor. Sahilde yürüyüş yapabilir, küçük çay bahçelerinde oturup denizi izleyebilirsiniz. Bazen hiçbir şey yapmadan oturmak bile yetiyor.
Eğer Karadeniz turunu batıya doğru uzatıyorsanız, Giresun o yolculuğa dingin bir mola gibi geliyor. Gürültüsüz, sakin ve içten.
Karadeniz’e Gitmeden Önce Bilmeniz Gerekenler
- Hava aniden değişebilir, mutlaka yağmurluk alın.
- Yaylalarda akşamları serin olur.
- Bol bol fotoğraf çekeceksiniz, telefon hafızasını boşaltın 🙂
- Acele etmeyin. Karadeniz hızlı gezilecek bir yer değil.
Karadeniz’den dönerken valizinizden çok zihniniz dolu oluyor. Daha sakin, daha huzurlu ve biraz da “tekrar gelmeliyim” hissiyle ayrılıyorsunuz.
Sevgiyle kalın…






